Martha Bouziouri ile Sohbet
Tiyatrocu, sosyal antropolog, Uluslararası Belgesel Tiyatro Ağı genel sanat yönetmeni
Doğduğu, yaşadığı ve eve kapandığı yer: Atina, Yunanistan



Martha’ya dair
Martha benim dijital mektup arkadaşım. Kendisi ile fiziksel olarak tanışmadım. Yazıştığım bir diğer arkadaşım Krystel bir gün bana onun Belgesel Tiyatro web sitesinden bahsetti ve çok ilgimi çektiğini görünce beni onunla tanıştırdı, yani ortak bir emailde buluşturdu. Bilirsiniz.
Aşağıda okuyacaklarınız, birbirimize ortak bir word dokümanında yazdıklarımızdan oluşuyor.
Martha, İletişim, Medya ve Kültürel Çalışmalar, Sosyal Antropoloji üzerine akademik çalışmalarının ardından belgesel tiyatro başta olmak üzere farklı araçlarla çalışan ve yaratıcı alanlar örgütleyen bir sanatçı, yazar, yönetmen, dramaturg, eğitmen ve sosyal antropolog. Uluslararası Belgesel Tiyatro Ağı genel sanat yönetmeni olan Martha ayrıca  film, TV dizisi, tiyatro performansları ve cross-media projeler yürüten Plays2Place’in de kurucusu. İşlerini henüz görmedim ama hala devam eden sohbetimizin verdiği ilham ve keyfi şu sıralar pek bir ‘sanatsal işe’ değişeceğimi sanmıyorum.
 

Bu yazışma Fatih Gençkal ve Martha Bouziouri arasında 27 Mayıs – 28 Eylül 2020 arasında gerçekleşti.



‘Gerçek olan tek şey, bir odada birlikte olduğumuz ve oradan çıktığımız an kim olacağımızı bilmememiz. Bu kontrol edilemez olasılık için yaşıyorum ve çalışıyorum.’





Gönderen: Fatih Genckal
Alıcı: Martha Bouziouri

Tarih: Çarşamba, 27 Mayıs 2020 15:46

Sevgili Martha,
Bir röportaj denemesi başlatmak istiyorum. Sana her gün bir soru soracağım ve her soruyu cevaplamak için 24 saatin olacak. Sonra ben senin cevabına ya da merak ettiklerime göre yeni bir soru soracağım. Sen de bana soru sorabilir, benimle röportaj yapabilirsin. Bir sohbet gibi olacak.
Eğer hızlı cevap verirsen yeni soruyu hemen sorabilirim, yani 24 saat beklememize gerek yok. Mesajlaşmaya da dönebilir bu. Ya da dönmez.
Lütfen konuştuğun gibi yazmaktan çekinme. Sorunun sende ortaya çıkardığı kıvılcımı takip et.
O zaman ilk soru:
Eve kapandığından bu yana sende ve etrafında neler olduğunu görüyorsun?


Mayıs 31, 2020
M: Demek ‘Röportaj Deneyi #25’im!’
Uzaktaki meslektaşlar zincirine, tanışmış olabileceğim ya da tanışmadığım diğer sanatçı arkadaşlarına eklenen bir halka -bu insanlar kim ve neredeler? Güvende misin? Aklın yerinde mi? El sallayıp "Merhaba! Ne durumdasın?" diyorum Exarhia mahallesindeki dairemin 4. katından.

Eve kapanma günleri birçok açıdan bir deney gibiydi. Hayat test ediliyor sanki; iki aydır, hayat kış uykusunda ya da gebe kalıyor; duruma göre. Kesin olan tek şey şu ki, hayat ölümün tehdit edici yakınlığıyla gölgeleniyor. Çok somut insan kayıplarının küresel, dijital bir takvimi var ve bu, korkudan veya ahlaki sorumluluktan dolayı oldukça rasyonel bir seçimi tetikliyor: Evde kal.

Ayrıcalıklı olma ayrıcalığımı kullanıyorum.
Başımın üzerinde bir damım var, oldukça geniş ve aydınlık bir yer.
Yiyeceğe, internete ve kütüphanemin tozlanan raflarındaki kitaplara erişimim var.
Yeni veya yeniden keşfedilmiş alışkanlıklarım, hobilerim ve umutlarım var.
İyi geceler öpücüğü verip ertesi sabahı birlikte selamlayacağım sevdiğim insanlar var.
"Daha önce hafife aldığımız her şey üzerine düşünme ve minnettarlık duyma". Hoşuma gitmeye başladığını kabul ettiğim bir klişe.

Hayat temellerine indirgenmiş durumda. Güvenli ve rahat bir sığınakta mahsur kaldığım birkaç hafta. Uçmak için ele geçen zaman. Şeylerin ve benliğin aşırı tüketimi yavaşlıyor. Doğa yavaş yavaş kendini iyileştiriyor. Pek kötü sayılmaz sanki?

Artı, gelecek için planlarım var. Ama aynı zamanda sorularım, endişelerim ve şüphelerim de var. Herkes gibi.
Bu arada, dünya sahnesinde insanlar temkinli, aceleci ve eksik. Vücutlar gittikçe daha az yer kaplıyor; ne kadar küçülürlerse gözleri o kadar büyüyor.

Bir çift göz arayarak havayı tarıyorum. Odaklanıyorum. Gözlerimi dikiyorum. Bekliyorum. Gözler kesişsin diye. Hafif -ama sinir bozucu- miyobum, doğal dokunma ve hareket etme eğilimimle birlikte beni insanlara daha yakın olmaya itiyor; Ne kadar yaklaşırsam o kadar geri çekiliyorlar. Ve mesafe aynı kalıyor.

Anlaşılan, bu zamanlarda vücudun kendiliğindenliklerine pek yer yok. Hayatın sıcağını ve kokusunu çok özlüyorum, hem sahnede hem sahne dışında. Merak ediyorum, 'eski hallerimize' ne zaman döneceğiz. "Dönecek miyiz" demeye dilim varmıyor - insanlar salgınlardan, savaşlardan ve her türlü felaketten hep geri döndüğümüzü söylüyorlar bilgece. Oops! - hoşuma gitmeye başlayan bir başka klişe.

Dirençlilik diye bir şey var. Ancak uyumlanma da var. Eğer bu geçiş uzarsa, bedenin hafızası bizi yavaş yavaş yeni bir şeye dönüştürebilir mi? Hayatın ve sanatın yeniden keşfi. Sonsuz olası senaryolara doğru. Korkunç ve özgürleştirici. Tahminin ne? Bu sadece ilk sayfa ve çok şükür tek başımıza yazmıyoruz…


yellow


Haziran 1, 2020
F: Bu dizide şahsen tanışmadığım tek kişi sensin. Dijital bir mektup arkadaşı. Bu gerçekten bir deney olacak.
Bilgi, duygu, görüntü, fikir akışını damıtmak çok zor. Bugün burada "yeni normal"in ilk günü. Dışarıda yağmur yağıyor ve ben hüzünlü hissediyorum. Ne yapayım şu an? Değerli yazar, şair, filozof Oruç Aruoba dün öldü. Artık açık olan kitapçılardan birine gidip birkaç kitabını mı alsam acaba -eğer yağmur dinerse. Bugün okuyasım var. Öte yandan telefonuma kaydettiğim bir sürü okunacak şey var, çoğunlukla makale. Bu dönemde 10'dan fazla kitaba başladım ve sadece birini bitirebildim: Watchmen, çizgiaroman. Dikkat sürem azaldı. Pek film izleyemiyorum, çoğunlukla dizi izliyorum, diziler daha kısa ve dikkat süresi kısa insanlar için tasarlanmış gibime geliyor. Sahneyi falan özlediğimi düşünmüyorum. Aslında sahne dışındaki hayata daha çok ilgi duyuyorum, sanatsal ve sanatsal olmayan. Hmm. Sanatsal olmayan ne demek?

Bence bugün hissettiğimiz ama tam olarak kavrayamadığımız şeyler, gelecekteki hayatımızın ve kararlarımızın temeli olacak.

Bu aralar kamusal alanlarda bir şeyler yapmakla ilgili heyecan duyuyorum. Dijital alandan, öncelikle kâra yönelik tasarlanan arayüzler ve tasarımlar aracılığıyla iletişim kurma zorunluluğundan bıktım. Eşim ve ben gece boş sokaklarda bir yürüyüş performansı yaptık ve Cumartesi günü resmi sokağa çıkma yasağı sırasında Instagram Live'da paylaştık. Hayat doluydu. Sadece 25 kişi gördü. Canlı yayını kaydetmeyi unuttum. Gitti. Sadece 25 kişinin anılarında. Bu görünürlük çağında, bunun hiçbir izinin kalmamasından rahatsızım. Yine de, bir yanım bu duruma bayılıyor! Görülme dürtüsünden kaçabilir miyiz/kaçmalı mıyız? Belki de görülmek, sanatçı olmanın tanımında var. Bazen yoruluyorum işte. Her şey bu kadar "görünür" olduğunda ben gerçekten göremiyorum! Dijital ikilem.

Bu günlerde üzerinde çalıştığın bir şeyler var mı?


Haziran 1, 2020
M: Yazdıklarını okumaya başladığım an, ilk şimşek çaktı. Gözlerimi kaldırıyorum. Gökyüzünün yarısı masum şekilde mavi, diğer yarısı devasa gri bir bulutla dolu. Ne muhteşem bir renk geçişi. Balkonumdan birkaç fotoğraf çekeceğim, birazdan görüşürüz...


transitions

Haziran 7, 2020
M: Oruç Aruoba'nın ölümü - Adını ilk kez duyuyorum, dijital mektup arkadaşım sayesinde. İnsanlarla "tanışmak" için bir fırsat olarak ölüm. Adını google’lıyorum. The Agonist'te tercüme edilmiş nadir röportajlarından birine rastlıyorum- diyor ki: "" Bence ‘şiddetli teknolojik dönüşümler’  hissettiğinizden çok daha az ‘korkunç derecede hızlı’lar... El yazısının modasının geçeceğini ya da kaybolacağını düşünmüyorum. El ile yazmak, kültürün kendisi için çok temel bir şeydir; aynı zamanda kişinin ayırt edici özelliğidir- kişiliğin somutluğunu ifade eder (İmza ve el yazısı anlamına gelen otograf’ın [auto-graph] önemini düşünün). El yazısının geçerliliğini yitirebileceğini düşünmüyorum”.

Bence post-modern mektup arkadaşlığı, bu düşüncenin yaşayan kanıtı. Dijital alanda gerçekleşse de, bir şekilde somut ve yakın hissettiriyor. Karşı tarafta neler olup bittiğine dair sürekli bir dikkat hali. Herhangi bir kitabını satın aldın mı?

Aynı şekilde, benim dikkat sürem de en zayıf halinde, bitirmeyi başardığım son kitabın ne olduğundan bile emin değilim; muhtemelen Hannah Kent'in Ölü Gömme Törenleri. Geçen yıldı, sadece 11 kişinin yaşadığı gözlerden uzak bir adadaki (yeni bir popüler yaz destinasyonuna dönüşmesini görmemek için adını saklıyorum) yaz tatilim sırasında. Oraya sığınmak, tam tersine görünmez olma dürtüsünden kaynaklanıyor. Görünür olmaya ve kaçırmamaya, kaçırılmamaya dair çok varoluşsal endişe var. Bence o 25 kişinin anısında, belgesiz olarak yaşamak bir şans. Her biri seninle ve o boş sokaklarda olup bitenlerle ilgili farklı bir anıya sahip olacak. Şimdi her şey çevrimiçi dolaşıma girmişken - yemek, sanat, haberler, hizmetler, anılar, insan ilişkileri - en başta neden tiyatroya düştüğümü hatırlıyorum. Tiyatronun doğasındaki geçicilik ve kırılganlıkta derinden insani olan bir yer var ve bu, onun öncesinde, sonrasında ve gerçekleştiği anda ihtiva ettiği sonsuz olasılıklara müptela ediyor beni. Sınırlandırılmış sahnelerin ötesinde "yerler"den bahsetmişken, Kuzey Yunanistan'da bir yerlerde terk edilmiş bir yüzme havuzu var -arkadaşım ve meslektaşım Eva'nın keşfi- ve gelecekteki bir belgesel tiyatro projesine ev sahipliği yapacak umarım.

Haziran 9, 2020
M: Daha yakın planlara bakacak olursak, şu anda Paris 2015 terör saldırıları sırasında karısını ve arkadaşlarını kaybeden bir adamın anılarının sahne uyarlaması üzerine çalışıyorum. Akla hayale sığmayacak bu kayıp hikayesini ve ayağa kalkma yolculuğunu bana emanet eden bu adam, artık çok değerli bir dost ve hayatın korku, nefret veya yıkımın önüne geçeceğinin bir göstergesi. Bir gün durup dururken ona kitabından yola çıkan bir belgesel tiyatro eseri yapmak istediğimi söyleyen bir mesaj gönderdikten sonra Paris'te tanıştık. Kahvelerin, sigaraların ve paylaşılan yemeklerin ardından gelen sohbetler, onun güveni ve cömertliği, bu tür tiyatroyu yaşam ve sanatın iç içe geçtiği akıcı, hayati bir alan yapıyor.

Korona ve diğer kötülükler izin verirse, Kasım ayında prömiyer yapıyoruz ...


Haziran 11, 2020
F: Öncelikle Yunanistan'a aşık olduğumu söyleyeyim. Bu yüzden adanın adını sormayacağım (istersen gizlice gönderebilirsin, yayınlamayacağım:) Eşimle kırsalda bir yer bulup hayatlarımızı yavaş yavaş oraya taşımayı düşünüyoruz bir süredir. Ne arıyoruz? Bu görülme ihtiyacı, soluduğumuz hava veya David Foster Wallace'ın Bu Su'da aktardığı hikayedeki su gibi. Belki bizimki de o nefesi fark etme veya suyu hissetme dürtüsü. Ayrıca bir şekilde tüketim üzerine kurulu bir sisteme katılımımızı azaltma dürtüsü. İran'da tamamen gizli bir çağdaş dans festivali düzenleyen bir arkadaşım var. Resmi sansür sistemine bu şekilde katılmamayı tercih ediyor. Festivalin herhangi bir tanıtım veya fiili varlığı yok: dijital, görsel veya yazılı. İzleyicileri kulaktan kulağa organize ediyorlar. Oraya gittiğimde festival programı, gösteriler, sanatçılar vb. hakkında hiçbir şey bilmemek dengemi bozmuştu. Çünkü izlediğim gösteri ile algım arasında birçok katman olmasına alışmıştım. Tüm bunlar olmadığında, tamamen gösteri ile başbaşaydım. Çok dolaysız bir deneyim. 11 kişilik ada bana bunu hatırlattı. Görünürlüğü yücelten bir dünyada görünmezliği seçmek politik bir eylem. Yine de bunun ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyorum. Şu an sana bu festivalden bahsettim bile, sen de bana adadan bahsettin.

Belgesel tiyatro. Her zaman ilgimi çekmiştir. Ben, kendi çalışmalarımda çok fazla biyografik malzeme kullanıyorum. Şu anda Diyarbakırlı bir sanatçı ile bir düet üzerine çalışıyorum ve ana kaynak malzememiz kendimiz ve nasıl iş yaptığımız. Belgesel tiyatro mu bilmiyorum, muhtemelen değil. Benim için ilginç olan, biyografik materyalleri kendi gerçeklikleriyle değil, oynanacak malzeme ya da bir tür meta veri olarak kullanmak. Ayrıca işin içinde koreografik unsurlar da var.
Belgesel tiyatro ile ilişkini nasıl tanımlarsın? Sahnenin o haşmetli sorununu; gerçek olaylarla ve genel olarak gerçekle başa çıkma sorununu nasıl el alıyorsun?

Ah, Aruoba kitabı almadım. Başka bir kitap satın almadan önce okuduğum şeyi bitireceğime söz verdim kendime.


Haziran 20, 2020
M: İran festivaline karşı Yunan adası. Anlaştık. Elbette, mahremiyet arzusuyla gizlenmeye karar vermek bir şey -ama kendini ifade etmenin tek yolu olarak sansürden kurtulmak için gizlenmek tamamen ayrı bir hikaye.

Şuna ne dersin .... senin festivalin benim adamda? Adadan bahsetmişken, geçen yaz erkek arkadaşımla oradayken, küçük arkadaşlarımız için bir kilisenin ön bahçesinde tamamen spontan “film geceleri” düzenledik. Tek gereken bir projektör, bir dizüstü bilgisayar, bir hoparlör ve tek bir çocuğa “yarın 20.30'da kilisede gizli bir gösteri yapacağız” demekti… Fatih, gerisini tahmin bile edemezsin! Kulaktan kulağa yayılan gizli bir filmin heyecanı, battaniyeler, havlular, atıştırmalıklar ve dondurmalarla kuşanmış 25 (!) sevimli, sabırsız, coşkulu küçük şeytanı bir araya getirdi (ne sandın, Ağustos ayında, küçük Ege adasının 11 sakininin aileleri de oradaydı). Çocuklar 19.30'da geldiler ve gösterimin HEMEN başlamasını talep ettiler !!

Bu, durduk yerde bu adada gerçekleştirdiğimiz gizli festivalimiz oldu sonunda (kilise rahibinin haberi oldu mu bilmem). Bu arada, duydum ki çocuklar bu yaz ikinci festivali bekliyorlarmış, ancak dünyamızın emsalsiz 2020 versiyonunda "gizli tatil" bölümü hala bulanık...

Haziran 22, 2020
M: "Gösteri ile algım arasında birçok katman olmasına alışkın" - ifaden bende kaldı. Sanırım sanatı kulaklarımızla izlemeye alışkınız (yani, işittiklerimize, bildiklerimize ve başkalarının onun hakkında söylediklerine bağlı olarak beklentilerimiz ve varsayımlarımızla 'sahneye giriyoruz'). Bu sosyal bilgi gittiğinde, ilk başta her şey garip ve kafa karıştırıcı hale geliyor, ama belki de bu, aracısız, dönüştürücü bir deneyime en yakın olabileceğimiz zaman.

Haziran 24, 2020
M: Saat 02.53. Belgesel tiyatroya girersem, güneşin doğuşunu görürüm.
Bazen gittiğin yolda bir şey seni buluverir ve aniden her şey yerli yerine oturur, sanki bu da o nadir şeylerden biri. Sosyal antropolojinin suçu olabilir, çünkü hayatıma en beklenmedik şekilde girdi ve belgesel tiyatroyla 'karşılaşmamın' yolunu açtı. Ve bunu çok nazikçe, organik bir şekilde yaptı. Onun metodolojik araçları, anlatı ve etik ilkeleri (etnografi dediğimiz şey) izlemeyi ve yapmayı hayal ettiğim tiyatroyu zehirledi. Ben her zaman, benliğin savunmasız halde teşhir edilmesinin sanatın en güçlü bileşenlerinden biri olduğunu düşünürdüm. Benim belgesel tiyatrodan anladığım kadarıyla gerçeği teşhir etmiyoruz - insanları ve onların gerçeklik tasvirlerini teşhir ediyoruz. İşin hammaddesi olay değil benlik. Ve bu yüzden etik, psiko-duygusal ve politik olarak ince bir ip üzerinde yürüyoruz. Bu yolculuk boyunca kendimi dengelemek için - gerçek insanlardan samimi, zor ve çoğu zaman travmatik bölgelere girmelerini isteme fikriyle okeylenebilmek için- kendi sanatımı kırılgan hale getirmem gerektiğini hissettim. Benim ve başkalarının öykülerini taşıyan insanların - oyuncularımın - sahnede her bir işi gerçekleştirme sürecinin parçalarını ifşa ederek kendimizi ifşa etmemizin doğru olduğunu hissettim. Gösteriyi yapma deneyimimiz - zorluklarımız, duygularımız, anılarımız- ana anlatıya nüfuz ediyor. Başkaları hakkında anlattığımız hikayeler kendimiz hakkında anlattıklarımızla iç içe geçiyor. Böyle bir yaklaşımın, sanatımızı biraz daha insancıl, insan tarafından insana dair hale getireceği umudunu taşıyorum. İnsan merkezli bir sanatın renkleri ve ideolojileri tezahür ettirmeden de son derece politik olabileceğine inanıyorum.

Güneşin doğuşunu görmemeye ve yatmaya karar verdim. Çünkü yarın, yeni kurulan Uluslararası Belgesel Tiyatro Ağımızın etkinlik hazırlıklarında biraz ilerleme kaydetmem gerekiyor. Sana daha fazlasını anlatmak için heyecanlıyım. Ama şu an bitkin durumdayım. Devam edecek..

*Bu arada, Diyarbakırlı meslektaşınla yaptıkların bana çok belgeselimsi geldi. Benimle küçük bir parçasını paylaşır mısın? Herhangi bir şey.


telendos1


Haziran 27, 2020
Fatih: Fon sezonu açıldı! Son zamanlarda Türkiye'de Covid-19 için bir sürü fon peyda oluverdi. Genellikle çok yakın başvuru tarihleri ve çok kısa uygulama süreleri var. Acele acele acele! Çoğu kültür-sanat çalışanının şu anda yapacak çok bir şeyi olmadığı için, hepsi bu fonlara başvuruyor. Yakında bir proje patlaması olacak! Öte yandan etrafıma baktığımda pek de yeni bir şey görmüyorum. Bu telaşlı eylemlilik biraz dengemi bozuyor. Söyleyecek neyim var benim? Fon verenlerin duymayı beklediği kelimeleri aradığımı hissediyorum. Aman, bu hep böyle değil mi zaten?

İş yapmak istiyorum. Ama aklıma gelen şeyler genellikle insanların bir araya gelmesi ile ilgili. Bunun geçeceğini ve işlerin ‘olması gerektiği gibi’ olacağı zamana geri döneceğimizi düşünme eğilimindeyim. Genel olarak performansta beni büyüleyen şey, insanların bir araya gelme eylemi, o toplanma hali. Bu insanlar neden orada? Ne bekliyorlar? Ne istiyorlar? Ben ne istiyorum? Bunların hepsi, iş üretirken düşünmeyi sevdiğim şeyin tam merkezinde yer alan sorular. Bunların cevapları, üreteceğim işin malzemeleri. Bu yüzden Diyarbakırlı bir sanatıyla bir iş yapmakla ilgileniyorum. Birlikte bir iş üretmekle ilgili bir iş üretme fikri gerçekten tuhaf. Neden biri bunu görmeye gelsin? İnsanlar genellikle bu tür şeyler üzerine pek düşünmüyorlar ve onları çok da zorlayamıyorsun. Günün sonunda, bu da bir gösteri işte. Bunun bir anlamı var mı bilmiyorum, şu anda pek kafam çalışmıyor. Her neyse, şu an elimde işe dair pek bir şey yok çünkü birlikte sadece bir hafta geçirdik ve sonra Covid-19 patladı! Bir sürü düşüncem ve fikrim var. Ve biliyorsun ki fikirler ölüdür, onlarla bir şey yapana kadar. Bu yüzden onları diriltmeyi ve Mart ile şu an arasında olanlardan sonra nerede olduğumuzu görmeyi bekliyorum.

Belgesel tiyatro ile ilişkini çok güzel anlatmışsın. Benim için belgesel ile ilgili sorun, genel olarak herhangi bir temsil ile ilgili sorunla aynı aslında, muhtemelen biraz daha karmaşık sadece. Eserin yapım deneyimini ana anlatının içine sokmaktan bahsederken, bu katmanı nasıl görünür kılıyorsunuz ya da görünür kılıyor musunuz? Ben kendi işlerimde her zaman sahneye kendi hikayelerini anlatan insanlar koydum -ki bu da hala bir temsil sorunu yaratıyor- ama sen aynı zamanda başka bir temsil düzeyi yaratan oyuncular da koyuyorsun. Bu, işe kendine bakan bir yapı kazandırıyor gibi geliyor bana ve bunun sahne estetiğini bir şekilde kısıtlayabileceğini düşünüyorum. Bunlar aslında kendi pratiğim için sorduğum sorular tabi. Tiyatroda bir gerçeklik iddiasında bulunulması ve insanların bir şeyin "çok gerçek" olduğunu düşünmesi biraz sinirime dokunuyor. (Gerçekten:) gerçek olan tek şey bir odada birlikte olmamız ve birbirimizden bir şeyler beklememiz.

Uluslararası Belgesel Tiyatro Ağı ile neler yapıyorsunuz? Biraz anlatır mısın?

Not: Bence gizli film geceleri devam etmeli!


Temmuz 24, 2020
Martha: 23.45 // Şu an bizi gizli cennetime götüren teknenin içinden sana yazıyorum (artık o kadar da gizli değil - popüler bir haber dergisinde adayı “korona döneminde gidilecek ideal ücra köşe” olarak tanıtan bir makaleye rastladım!)

Şu anda Blue Star Ferries'in ikinci güvertesi zifiri karanlık ve nemli ve köpekler havlayıp duruyor, ama hepsine değer. Beş saat daha yolumuz varken, son mektubunu okudum ve aradan neredeyse bir ay geçtiğini fark ettim!

Zaman yeniden uçmaya başladı sanki. Uluslararası Belgesel Tiyatro Ağı‘nın ilk TOPLANTI ETKİNLİĞİ (2020) programı şu anda hazır -Atina'dan 6 aylık hazırlıklar, toplantılar ve yaratıcı sohbetlerden sonra mutlu ve bitkin bir şekilde ayrıldım ve nihayet 11-13 Eylül'de güzel bir insan topluluğu bir araya gelecek. Etkileşimli sunumlar, dersler, belgesel tiyatro performans videolarının açık hava gösterimleri ve tüm gün sürecek bir sempozyumla kapanış. Sonra yeniden sanal ortama geçeceğiz ve Batı’yı biraz kenara bırakıp dünyanın dört bir yanından sanatçılarla bir dizi çevrimiçi toplantı yapacağız. Etkileşim ve işbirliği ve yaratıcı çatışmalar için açtığımız bu dinamik paylaşım alanı beni o kadar mutlu ve tatmin etti ki, bir sonraki projemin (Kasım için planlanan) prömiyerinin ertelenmesi korktuğum kadar hayal kırıklığı yaratmadı. Bazı şeyler planlandığı gibi gidiyor, bazıları umduğumuzdan daha iyi hale geliyor, bazılarının ise daha fazla zamana veya yeni bir bakışa ihtiyacı oluyor.

Temmuz 25, 2020
M: 03.12 // Sahnede olmak, halihazırda, bir ayrıcalık alanını ifade ediyor. Bize ifade hakkı ve paylaşmak istediklerimizi dinleyecek bir izleyici veren tüm diğer "sahne"ler gibi. Sahnede veya sahne dışında gerçeklik/hakikat iddiası aynı şekilde benim de sinirime dokunuyor ve bu, tam da belgesel tiyatroya neden vurulduğumu açıklıyor; orada büyük yazar / anlatıcı / gerçeğin tek sahibinin hegemonyasını yıkmak ve gerçekliğin ince katmanlarına daha derin bakmak için -en azından- geçici bir alan gördüm. “Temsil” kısmına gelince, bundan kaçmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Sahnede gerçek insanlar olsun ya da olmasın, oyuncular süreçlerini yansıtsın ya da yansıtmasın, anlatılan olaylar gerçek ya da hayali olsun. Aksini iddia etmek beyhude. Aynı şekilde, gerçek insanları sahneye çıkarmak her zaman çözüm olmayabilir. Teşhir durumu, üstesinden gelinemeyecek kadar tehlikeli olabilir: duygusal, psikolojik, sosyo-politik olarak. Bizim sadece uzmanlar veya profesyonel oyuncularla çalıştığımız gösteriler de oldu, karışık bir kadroyla çalıştığımız gösteriler de. Olaya, insanlara, her hikayenin özünden olan tarihsel ve duygusal mesafeye bağlı. Oyuncular, arabulucu olarak yeni bir temsil katmanı oluşturabilirler, ancak aynı şey profesyonel olmayanlar için de geçerli: sahnede anlattıkları hikaye yeniden konumlandırılıyor, prova ediliyor, kesiliyor ve yönetiliyor; tiyatro bağlamında temsil ediliyor. Sonuçta, anlatılan hikaye kişinin deneyimi tarafından mı yoksa onu izleyen izleyici tarafından mı yönlendiriliyor?

Gerçek olan tek şey, bir odada birlikte olduğumuz ve oradan çıktığımız an kim olacağımızı bilmememiz. Bu kontrol edilemez olasılık için yaşıyorum ve çalışıyorum.

Temmuz 25, 2020
M: 04.10 // Cennete iyice yaklaştım.
Bana bir posta adresi gönderir misin? Mektup arkadaşıma hakiki bir kartpostal gönderebilirim belki. 


Fatih
Temmuz 31, 2020 22.41
Kazdağları'nda spiritüel buluşmalar ve somatik atölyeler ile bilinen ormanlık bir kamp yerindeyim. Kurban Bayramı'nın ilk günü. Eşim ve ben burada bir Skinner releasing atölyesine geldik. İnternet yok, telefon çekmiyor. Nehirde yüzüyoruz, ağaçların altındaki ahşap kulübelerimizde uyuyoruz. Ve dans ediyoruz.

Dün ahşap bir sedirde oturuyordum ve parmağıma bir yaprak düştüğünü hissettim. Ona baktım ve sanki sarılıyormuş gibi parmağıma tırmanan dev bir siyah böcek olduğunu fark ettim. Hafif bir dehşetle silkelenip böceği parmağımdan attım. Sonra garip hissettim ve toprakta yavaşça hareket eden böceğe baktım. Ondan neredeyse özür diledim. Hayat devam ediyordu.

Şu anda aynı yerde oturmuş bunları yazıyorum. Gece oldu ve etrafı pek göremiyorum. Nehrin aktığını ve insanların uzakta sohbet ettiğini duyuyorum. Burada korona uzak bir gerçeklik, yalnızca banyo kullanımı ve normalden çok daha az kişinin kabulü ile ilgili yeni yönetmeliklerde belli belirsiz fark ediliyor.

Kazdağlarının Yunan Tanrılarının evi/evlerinden biri olduğu söylenir. Çam ve zeytin ağaçlarının bol olduğu doğal bitki örtüsüne ve havanın tazeliğine baktığımda, iklim değişikliği nedeniyle yaşam alanlarının olası tahribatı sürecinde yaşamak isteyeceğim türden bir yer olduğunu düşünüyorum buranın. Hayat burada devam edecektir diye düşünüyorum. Ardından şu düşünce geliyor: Eğer gerçekten yaşam alanları tahrip edilirse, insanlar bu "taze" alanlara akın edecek ve buraları da anında bozacak! Sanırım bundan kaçış yok. Cennetler keşfedilecek, hatta hızla keşfediliyor! Neyse, buralarda halihazırda bir sürü madencilik projesi var ve birçok insan onlara karşı çıkıyor. Düşünmeyi bırakıp anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Akdeniz'deki bir takım petrol sondajları nedeniyle Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin epey gergin olduğu bu anda Yunanlı mektup arkadaşıma yazıyorum. Üzgünüm canım. Belki antik çağlarda işler daha iyiydi :) 

Ağustos 04, 2020 16.46
Bayram bitti ve eve döndüm. Türkçede bir söz var: "Deliye her gün bayram."

Evdeyim. Görünüşe göre koronavirüs kısıtlamaları ve genel durumla ilgili gerilim yükselmiş durumda. Berlin'de insanların maske takmaya ve diğer sınırlamalara karşı yürüdüğünü duydum. Bayramda çoğu insan maske takmamış ve bazı insanlar düşüncesiz davrandıkları için onlara kızmış. Facebook maske takmanın neden önemli olduğunu açıklayan bol miktarda kopya-yapıştır durum güncellemesi dolu. İkinci bir dalganın geldiğini söylüyorlar. Ben bilgisayar başında röportajlarımı tercüme eder ve düzenlerken yanıp sönen fikir ve düşüncelerimin önemsizliğini fark ediyorum. Bu veya başka bir konu hakkında bir fikrim olmadığını hissediyorum. Yeni bir şey yapma isteğim yok. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Belki zaman yapmama zamanıdır. Belgesel tiyatro hakkındaki yorumlarımı ve senin yorumlarını birkaç kez okudum ve geçmişe ait bir şeyden bahsettiğimizi hissettim. Bu tür bir bir araya gelişin ne zaman mümkün olacağını bilmiyorum.

Daha fazla zırvalamadan ve ertelemeden önce bunu göndereyim.


Martha
Eylül 21, 2020 20.52
Son on yılın en uzun tatili artık hatıra çantamda. Evet, harika zaman geçirdim -arkadaşlar etrafında olduğunda, kalp iyi bir yerdedir.

Sonuçta… ortak dokümanımıza geri dönmem için neredeyse iki ay ve birkaç Facebook mesajı gerekiyormuş.

Değişiklik olsun diye, tiyatro ya da iş hakkındaki konuşmamıza bir şeyler eklememeyeceğim. Durup etrafımdaki ve içimdeki dünyaya bakmam gerekiyor.

Tekrar şehirdeyim. Atinalılar ikinci bir yerel tecritten korkuyor. Evlere kapanmadan önce insanlar sokaklara doluşmuşlar. Riskler saymakla bitmez, nereye odaklanacağımı bilemiyorum.

Bugünün sihirli sayısı 453. Bunların yaklaşık 200'ü Midilli'de bir mülteci kampında yaşayan insanlar. Yangını duydun mu? Acaba bir diğer kampı, utanç verici Moria'yı yakan alevler Türkiye'den görünüyor mu?

Kampta 4000 kişi evsiz kaldı. Sanki evleri vardı ya, neyse. Moria hiçbir zaman insani açıdan bir sığınak olmadı. Bir evin haysiyetini elinden alırsanız, orası bir hapishane olur.

Utanç ve öfke içindeyim; patlayıcı, faydasız bir karışım.

Paylaşacak olumlu bir şey arıyorum, bu yaz tatilinden sonra mektup arkadaşıma yeniden yazmak için pek hoş bir ruh hali değil.

Ve gökyüzünden doğruca kucağıma düşen parlak, yumuşak ve güzel bir şey olduğunu fark ediyorum.

Ludmila'yı hatırlıyor musun? Çocukluğumdaki en iyi arkadaşım -dijital versiyonumuzdan önceki ilk ve tek mektup arkadaşım- ailesiyle birlikte Selanik'e taşınmak zorunda kalan ve ilkokulda aniden ayrıldığımız? BENİ BULDU! 20 yıl sonra tekrar buluşuyoruz! Olduğu harika kadına sarılmak için sabırsızlanıyorum… ağlamak ve katıla katıla gülmek için sabırsızlanıyorum.

Not: Sana bir kartpostal borcum var. Özel bir kartpostal.

Not 2: Ülkelerimiz birbirine savaş ilan ederse, bunu engelleyen bir çift mektup arkadaş olarak tarihe geçeriz. Evet, bugün dostluk fikri, insanlığa olan inancımı geri getirdi :)


Eylül 28, 2020 12.02
F: Oldukça gergin birkaç hafta. Halsiz, motivasyonsuz, alıngan ve öfkeliyim. Görünür bir sebebi de yok. Biriken işler ve sonbaharın gelişinden olabilir. Mars retrosu olabilir. Bu aralar hepimiz astrolojiye meraklıyız.

Eve kapanma günlerinde, her şeyin aniden durması hoşuma gitmişti, ne yalan söyleyeyim. Şimdiyse her şey bize öfkeyle geri dönüyor sanki.

Moria'daki yangınları duydum tabi ve çok üzüldüm. Yine de burada pek haber olduklarını sanmıyorum. İnsanlar bu günlerde oldukça içe dönükler. Kendilerini doğrudan etkilemeyen ya da etkilemediğini düşündükleri şeyler kimsenin umurunda değil. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki çatışma popüler bir konu mesela. Orada leziz milliyetçi imkanlar var. Bir de 2014 yılında Suriye'deki Kürt kenti Kobane için düzenlenen protesto gösterileri gerekçe gösterilerek HDP üyeleri dahil 82 kişi tutuklandı geçenlerde.

Başka bir sıcak konu (Facebook zaman tünelimde ve her zaman olduğu gibi sadece tiyatrocular arasında:) Kültür Bakanlığı'nın tiyatrolara yönelik umursamaz tutumu.

Benim sıcak konum ise şu: Bir konuşma ne zaman biter? Biter mi? Sohbetimizin yayınlanmaya hazır olduğunu ne zaman anlarız? Devam ederken bir nokta seçmek ve buraya kadar yayınlayalım demek nasıl olurdu?

Not: Eşimin bir kartpostal koleksiyonu var, birkaç haftada bir dünyanın bir yerindeki bir arkadaşından kartpostal geliyor. Geçen ay 2 tane geldi ve her ikisinde de kartın senden geldiğini düşündüm. Biraz kıskandım açıkçası. Kartpostal istiyorum.
Sohbetler A Corner in the World tarafından, İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu desteğiyle gerçekleştirilmiştir.
2020