Enkidu Khaled ile Sohbet
Tiyatrocu
Doğduğu yer: Bağdat, Irak
Yaşadığı ve eve kapandığı yer: Brüksel, Belçika


Enkidu’ya dair

Enkidu, 2016’daki A Corner in the World Festival 2’de The Working Method adlı ödüllü solo performansını gerçekleştirdi. Onunla yazışmamız esnasında bu işin bendeki etkisinin ve bende tetiklediği soruların hala bedenimde olduğunu hissettim. İşin içeriğinden ziyade seyirciyle yarattığı ve performanstan çok sonra da devam eden ilişkiden bahsediyorum.
Enkidu Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Tiyatro okuduktan sonra çeşitli filmlerde çalıştı ve Amsterdam’daki Das Theater‘dan mezun oldu. Performansları Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gösterildi ve pek çok ödül aldı. Aynı zamanda eğitim alanında da aktif olarak çalışıyor.
Enkidu, dünyayla ve insanlarla görünüşte basit ve doğrudan bir ilişki kurarken performatif katmanları arasında muazzam bir derinlik ve karmaşıklık barındırıyor. O kadar ki etkileşim anında hissetmeyebileceğiniz bu derinlik, daha sonra farklı şekillerde geri gelerek size kendinizle ve dünyayı görme ve var olma biçimlerinizle ilgili farkındalık katmanları açıyor. Bunu sohbetimiz esnasında da yaptı. Bunun için ona hayranım. Nasıl derler: sonuna kadar okuyun!



Bu yazışma Fatih Gençkal ve Enkidu Khaled arasında 29 Nisan – 15 Ağustos 2020 arasında e-mail üzerinden gerçekleşti ve Messenger üzerinden devam etti.



‘Haftada üç kez sanat gösterisi izlemenin cinsel performansınızı ve çekiciliğinizi artıracağı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.’





Gönderen: Fatih Genckal
Alıcı:
Enkidu Khaled
Tarih: Çarşamba
, 29 Nisan 2020 13.28

Sevgili Enkidu,
Bir röportaj denemesi başlatmak istiyorum. Sana her gün bir soru soracağım ve her soruyu cevaplamak için 24 saatin olacak. Sonra ben senin cevabına ya da merak ettiklerime göre yeni bir soru soracağım. Sen de bana soru sorabilir, benimle röportaj yapabilirsin. Bir sohbet gibi olacak.
Eğer hızlı cevap verirsen yeni soruyu hemen sorabilirim, yani 24 saat beklememize gerek yok. Mesajlaşmaya da dönebilir bu. Ya da dönmez.
Lütfen konuştuğun gibi yazmaktan çekinme. Sorunun sende ortaya çıkardığı kıvılcımı takip et.
O zaman ilk soru:
Eve kapandığından bu yana sende ve etrafında neler olduğunu görüyorsun?


Enkidu Khaled 29 Nisan 2020 22:35
Ben bunu görüyorum. Sen ne görüyorsun? 


Fatih Genckal 30 Nisan 2020 14:25
Ok. Güzel bir park, bir bisiklet şeridi ve bisiklete binen insanlar görüyorum, bana buranın bir Avrupa şehri olduğu izlenimini veriyor. Hayat devam ediyor gibi görünüyor. Her zamankinden muhtemelen daha az insan olması dışında. Ve her şey baş aşağı. Yol bir tavan sanki, üstümden geçerken eğilmem gerektiğini hissediyorum. Telefonumda izlersem, görüntüyü ters çevirebilirim aslında.
Video güçlü bir çerçeveleme aracı ve bugünlerde bana oldukça baskıcı geliyor. Belki neredeyse tüm iletişimimiz video aracılığıyla gerçekleştiği ve bunun nasıl hızla fiziksel insan etkileşimin yerine geçtiğini gördüğüm içindir. Tiyatro yapan biri olarak bir ekran aracılığıyla iletişim kurma konusunda ne düşünüyorsun?


Enkidu Khaled 30 Nisan 2020 21:33
Sevgili Fatih,
Gerçek baş aşağı olmuş, felaket ya da krizi anlatan Irak’ta kullanılan bir ifade.
Genelde ev insanıyım ya da hayatımın son yıllarında daha da böyleyim, bu yüzden hayatımda büyük bir değişiklik yok. Gözlem ve yansıtma, çalışmalarımın temel araçları, bu yüzden düşünmek ve gözlemlemek için biraz zaman ayırmak iyi geliyor.
Bazı atölye çalışmaları yapıyordum, iptal edildiği için biraz üzülüyorum ama hala çalışmakla meşgulüm, proje destekleri için bazı başvuru tarihlerim var.
Ekranla o kadar meşgul değilim ama arkadaşlarımdan onlarla çevrimiçi çalışmak için gittikçe daha fazla soru almaya başladım. Bunun tiyatro yapan biri olarak iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum ama arkadaşlarımı desteklemek istiyorum.
Düşünmek istemediğim soru ise şu: bu baş aşağılık ne kadar devam edecek?
Ya sen? Düşünmek istemediğin şey nedir?
Kendine dikkat et,


Fatih Gençkal 30 Nisan 2020 23:49
Ben de bu dönemin derinlemesine düşünmek ve gözlemlemek için iyi bir zaman olduğunu düşünüyorum. Bunun ne kadar süreceğini ve sonrasında neyin değişeceğini de merak ediyorum. Bu süreçte en çok farkına vardığım şeylerden biri, bir tür olarak insanların, endüstriyel uygarlık tarafından dayatılan yaşam tarzları ile gezegeni sistematik olarak yok ettiği ve bunu geri almanın tek yolunun yaşama şeklimizi kökten değiştirmek olduğu. Bunun mümkün olduğunu umuyorum, ancak aynı zamanda en kısa zamanda tüketim temelli yaşam tarzımıza geri dönme yönünde çok güçlü bir dürtü hissediyorum. Ve elbette buna yönelik kapitalist baskı çok güçlü. Bu dönemin bu anlamda değişimi tetikleyebileceğine dair inancım konusunda oldukça çekimserim. Kendi alanımda küçük adımlar atmaya çalışıyorum. Düşünmek, gözlemlemek ve evde olmak için iyi bir zaman olduğunu söylesen de, baş aşağı olmanın ne kadar devam edeceğini düşünmek istemediğini söylüyorsun. Bu sürenin sınırlı olması gerektiğini ve çok geçmeden işe dönmen gerektiğini mi düşünüyorsun? Öngörülebilir gelecekte tiyatro için fiziksel insan etkileşimi şansımızın olmayacağı yeni bir 'normal' hayal edebiliyor musun? Bu durumda işin nasıl etkilenirdi? Sen ne yapardın?


Enkidu Khaled 2 May 2020 03:35
Sevgili Fatih,
Evet, insan yaşam tarzının gezegeni mahvettiğine ve çok fazla acı çektirdiğine katılıyorum. Bilim adamları ve aktivistler de uzun zamandır bunu söylüyorlar. Umarım bu kriz tüm insanların bu gerçeğin farkına varmalarını sağlar.
Ayrıca bu krizin sınır kavramını yok etmesini ve asıl sorunumuzun kendimizin inşa ettiği sahte farklarımız olduğunu anlamamızı umuyorum.
Senin sorun beni düşünmek istemediğimi düşünmeye davet ediyor :)
Benim için gözlem düşünmeden önce gelir, bu yüzden şu anda son yıllarda gözlemlediklerime, radikalizme ve ırkçılığa kafa yoruyorum, bu arada şu anda meydana gelen değişimi de gözlemlemeye çalışıyorum.
Ama baş aşağı olma durumu devam ederse ne yapacağımla ilgili soruna cevap verecek olursam: Basitçe, kendimi sahip olduğumuz iyi ahlakı topluma hatırlatmaya ya da onları hayatla daha fazla uyum içinde yaşayabilmeye teşvik etmek için sahip olduğumuz çirkinliklerle şoke etmeye çalışan bir aracı olarak görüyorum. Bunu tiyatroda yapmayı seçtim çünkü bunun için mükemmel bir ortam olduğuna inanıyorum, eğer tiyatro olmazsa başka bir mecra ararım, belki film :)
Sana dönecek olursak, bundan 50 yıl sonra hayatı nasıl hayal ediyorsun?


Fatih Gençkal 2 May 2020 16:20
Bu çok zor bir soru. Herhalde dünyada çok daha az insanın yaşadığını görüyorum. Bu, dünya nüfusunu azaltmak için daha basit hayatlar yaşamak ve kalkınmayı tersine çevirmek gibi bilinçli seçimlerin bir sonucu olabilir. Veya bu, çevresel veya diğer felaketlerin sonucu olabilir. İlk seçeneğin olmasını umarım. Ama bu çok çaba sarf etmeyi ve çok şeyden vazgeçmeyi gerektiriyor. Öte yandan, insanların pandemi sürecinde çıkış plan ve stratejileri olarak adlandırdıkları şeyin bir parçası olarak Avrupa da dahil olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde ev hapsinin gevşediğine dair işaretler var. Bu da bana göre, sistemlerimiz hakkında çok fazla düşünmeye gerek kalmadan, mümkün olan en kısa sürede 'normale' dönme kaygısına işaret ediyor. Ya da belki belirsizlik hissini en azından yumuşatmak için bir 'plan' yapma kaygısı. Değişim asla kolay değil.
Tiyatroya dönersek, ölürse, ki ölecek mi bilmiyorum, çok daha kışkırtıcı ve tehlikeli bir şekilde geri gelebilir gibime geliyor. Çok daha canlı ve acil. Olması gerektiği gibi. Ne düşünüyorsun?


Enkidu Khaled 4 May 2020 20:01
Sevgili Fatih,
Gerçekten de değişim çok zor. Ama insanlık yok olmadıkça tiyatronun öleceğine asla inanmıyorum. Tiyatro, insanların bir araya gelebileceği kamusal bir alan. “Gerçek insanlar” ve onların “gerçek hikayeleri” hakkında şiir, oyunbazlık, rahatlık, diyalog, şefkat, eros, sınırsızlık, sezgi, durgunluk, tutku, gizem, bilgelik, dürüstlük, içsellik, bilinç gibi araçlarla konuşmayı amaçlar. Ve izleyiciyi kendi kişisel gerçekliklerini keşfederken aynı araçlara başvurmaya teşvik eder.
Canlı ve acil, evet buna kesinlikle katılıyorum. Tabii bu bize, tiyatro yapanlara, festival yapımcılarına ve kültür emekçilerine bağlı. Sana dönecek olursak: tiyatronun aciliyetini nasıl ifade ederdin? Ya da anlayamayanlara tiyatronun gerekliliğini vurgulardın?
Sana başka bir sorum daha var. 15 Mayıs'ta proje desteği için son başvuru tarihim var. Projemin adı "the interview god99". Başvuru için çok çalışıyorum, uluslararası bir proje için başvurdum, Belçika, Hollanda ve İngiltere’den destek aldım. Orta Doğu’dan da bir desteğim olsa harika olacak. Benden aldığınız konsept notu çerçevesinde festivalinizde projeyi desteklemeye ve göstermeye niyet ettiğinizi belirten bir mektup yazabilir misin? Elbette işi daha sonra göstermeye gerek yok ama bu başvurumu güçlendirecek.


Fatih Gençkal 4 May 2020 22:34
Sanırım tiyatro dediğimiz şey bugün kısmen ölü. Tiyatronun muazzam bir etkileşim potansiyeline sahip olduğunu ama bunun çok az kısmının keşfedildiğini düşünüyorum. Sanırım tiyatro denince bir grup insanı bir sahne gösterisini izlemek için bir araya getirmeyi anlamaya meyilliyiz genelde. Bu, konvansiyonlardan sadece biri aslında. Bence tiyatro hatta sanat olup olmadığından şüphe duyacağımız şeylere ihtiyacımız var. Anlaması zor olan, üzerimizde duygusal ve/veya entelektüel bir iz bırakan şeyler. Sanırım o tuhaf şeyi yaratmak için şu an her zamankinden daha fazla şansımız var: yapacak çok bir şeyimiz yok, normal araçlarımız artık çalışmıyor ve denemek, başarısız olmak, etrafımıza bakmak ve aptalca olmak için çok alanımız var. Sanatın temellerini yeniden düşünmek gerek, ki bunlar hayattan çok da uzakta değil.
Başvurduğun proje ne? Biraz daha bahsetsene, memnuniyetle yardımcı olurum.


Enkidu Khaled 5 May 2020 11:32
Sana projemin konseptini ve destek mektubu için bir örnek gönderiyorum.


Fatih Gençkal 5 May 2020 16:21
Tamam canım, mektubu hazırlayıp göndereceğim.
Yeni işinin bir röportaj formatında olması güzel bir tesadüf, şu anda biz de bir tür röportaj ortamındayız. Bu form oldukça ilgimi çekiyor benim. Sanatsal bir pratik olarak son zamanlarda röportajlar ve biyografik materyallerle çok ilgilendiğimi keşfediyorum. Bunların, senin işlerinde de güçlü bir varlığa sahip olduklarını biliyorum. İşlerini, hikayelerini yabancı bir ortamda, Avrupalı bir bağlamda sunduğun bir durum da var. Burada aradığın şey nedir? Bu bilgi sahneye taşındığında ne oluyor? Anlamı ve bağlamı nasıl değişiyor? Ve izleyicilerine ne diyor?


Enkidu Khaled 7 May 2020 13:48
Sevgili Fatih,
Geç cevap verdiğim için özür dilerim, şu anda son teslim tarihine kadar birçok şeyle uğraşmak, yazmak ve yeniden yazmak zorundayım.
Sorularına geri dönelim, uzun süredir meşgul olduğum, anlamaya çalıştığım sorular.
Yabancı bir kişi, yabancı bir ortam. Tiyatro aracılığıyla, benim gibi olanların takip edebileceklerini umduğum kendi bağlamımı yaratmaya çalışıyorum. Ev kavramına en yakın bağlam, sizin festivalinizde İstanbul'da vardı. Belki de İstanbul da tıpkı benim gibi doğu ile batı arasında asılı kaldığı içindir. Ve belki bu yüzünden performans sırasında çok duygusaldım.
Garip bir şekilde, Irak ve Ortadoğu'daki sanat camiasın tarafından şiddetle reddediliyoruz. Geçen yıl Bağdat'taydım, gerçekten hayal kırıklığına uğradım, performans sergileyebilmek veya atölye çalışmaları yapabilmek için sanat camiasından uzakta her şeye sıfırdan başlamam gerekiyordu. Belki şiddetten kaçarak onlara ihanet ettiğimizi düşünüyorlar ya da belki sahte bir miras üzerinde var olduklarından ve yeni çalışma yolları önererek onu yok edeceğimizden korkuyorlar. Bir de sanat sahnesinde parçası olmak istemediğimiz büyük bir yozlaşma çemberi var. Bizi sadece yabancı olarak değil istenmeyen yabancılar olarak görüyorlar.
Ve burada, Avrupa'da, bizi istenmeyen yeni-gelenler olarak görüyorlar, ne ikilem ama! Belki de bu nedenle belgesele, otobiyografiye, dolaysızlığa geçtim, gerçek insanları ve gerçek hikayeleri dahil ettim. Var olan bağlama meydan okuyacak daha güçlü bir etki aramak için.
Güzel günler dilerim,
Sevgiler,


Fatih Gençkal 7 May 2020 15:34
'Gerçek' dediğimiz şey de tuhaf bir şey bana kalırsa, özellikle ‘gerçek-ötesi/post-truth’ bağlamında. 'Gerçeğin' farklı görünümlerine çok daha fazla erişimimiz olduğunu düşünebiliriz, ancak onu bir bağlama oturtmak ve kavramak gittikçe zorlaşıyor sanki. Ayrıca başımızı çevirmenin bin bir türlü yoluna sahibiz. Bu bağlamda gerçek hikayelerin nasıl daha güçlü bir etki yaratabileceğini düşünüyorsun, özellikle 'yabancı' bir ortamda? Son olarak, çalışmalarını postkolonyal teori ile herhangi bir şekilde ilişkilendiriyor musun?


Enkidu Khaled 9 May 2020 01:40
Haklısın, gerçek dediğimiz şey tuhaf bir şey. Ayrıca tek bir "gerçek" diye bir şey olmadığını düşünüyorum, "insan" olduğumuz için birçok "gerçek" inşa ediyoruz, bu bizim iletişim kodlarımızdan biri.
Gerçek hikayelerin daha güçlü bir etki yaratabileceğini sanmıyorum, gerçek ya da kurgusal herhangi bir hikaye bir etki yaratmak için bir forma ve bağlama ihtiyaç duyar. Benim gerçek bir hikaye derken anlatmak istediğim onu daha az gösterişli bir şekilde sunmak, insanların günlük yaşamına daha yakın bir şekilde. Ki öyle olsa bile, daha güçlü bir etkisi olup olmayacağından emin değilim. Bu nedenle her çalışma yeni bir yolculuk demek, nereye gideceğimi bilmiyorum. Bağdat'ta yaşarken burada Brüksel'de olduğumdan çok daha yabancı bir ortamdaydım, şiddetin ve savaşın günlük hayatın olduğu bir yerde tiyatro yapmaya çalışmak tuhaf bir şaka gibi. Tiyatroyu tek evim olarak seçerek yabancı oluyordum. Benim için hiçbir şey değişmedi. Hala tiyatroda sıkışmış haldeyim. Bir illüzyon, bir sürü sahte gerçeklik yaratmak. "Sıfırdan zirveye, zirveden sıfıra" her şey mümkün. Var olana anlam yaratmak. Uzun bir rüya gibi, bazen bir kabusa dönüşen.
Postkolonyal teriminin ne demek olduğunu anlamakta çok zorlanıyorum. Başka ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmayı bitirdiklerini ifade etmek için icat ettikleri sahte bir romantik terim olduğunu düşünüyorum. Ama Fransa ile Cezayir veya Afrika'nın diğer bölgeleri ya da ABD ile dünyanın geri kalanı arasındaki "ilişkiyi", Avrupa Birliği ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkiyi nasıl açıklayabiliriz?


Fatih Gençkal 9 May 2020 14:04
Üzgünüm, akademik olmak istememiştim. Aslında sormak istediğim, çalışmalarının bugün hala var olan sömürgeciliğin kültürel miraslarını araştırmaya veya açığa çıkarmaya yönelik bilinçli bir boyuta sahip olup olmadığıydı. Bu seni ilgilendiriyor gibime geliyor çünkü. Bağdat'taki ortamın sana Brüksel'den daha yabancı olduğunu hissetmen ilginç. Bundan biraz daha bahsedebilir misin?


Enkidu Khaled 15 May 2020 20:21
Sevgili Fatih,
Geç cevap verdiğim için üzgünüm. Röportajla kendim de uğraştığım için ona dair bir deneme yapma davetini çok ilginç buldum ve kabul ettim. Farklı ortamlarda olsak da hayata karşı benzer bakış açılarımız var "bazen" :) ve bunlar üzerine düşünmeye davet ediyorsun beni. Öncelikle sana geç cevap verdiğim için özür dilemekten vazgeçmek istiyorum. Yanıtlamak için 24 saatlik zaman dilimi çalışma şeklime uymadı sanırım. Zamanı rahat bırakmak ve istediğim zaman cevap vermek istiyorum. Depresyonu bir yaratım aracı olarak düşünüyorum.
Elbette sen kendi ritmini ve kurallarını koruyabilirsin. Soruna dönelim.
Sadece Bağdat'ta tiyatronun şiddet gerçeğinden kaçarak hayatta kalmanın bir aracı olduğunu ve tiyatronun içinde kendi gerçekliğini yarattığını söyleyebilirim. Bir şekilde burada bu iki farklı gerçeklik bir araya geliyor. Birey olarak kendi gerçekliğini yeniden inşa etmek, giymek, düşünmek, istediğini söylemek için biraz alanın var: "ifade özgürlüğü’’. İnanç veya düşüncelerini gizlemeye gerek yok, bunların hiç biri Ortadoğu'da, Türkiye’de, vb. mevcut değil.
Sen neden tiyatro yapıyorsun? İstanbul’da?


Fatih Gençkal 16 May 2020 18:05
Öncelikle, geç kalma konusunda endişelenme. Bu kuralın çiğnenmesini kabul ettim. Bazen kuralları yıkmak gerekiyor :) Bağdat hakkında hiç orada bulunmadığım için pek bir fikrim yok. Kimliğini yeniden inşa etme ihtiyacını anlıyorum, benim de var. Yine de, benim deneyimime göre, her yerde kimliklerimizi bir şekilde yeniden inşa etme yollarımız var ve her yer bizi farklı  yollarla ve derecelerde aşağıya çekebiliyor. Ben mütemadiyen Türkiye'yi terk etmeyi hayal etmiş bir jenerasyon/toplum kesimindenim. Sanat kariyerim boyunca da ayrılmayı düşünmediğim bir dönem pek hatırlamıyorum. Bildiğin gibi Türkiye ekonomik ya da siyasi olarak iyiye gitmek şöyle dursun, gittikçe kötüleşiyor. Ve son 5 yılda birçok sanatçı ülkeyi terk etti. Ne var ki ben artık ayrılmayı pek düşünmüyorum. Hatta geçen yıl İstanbul’dan daha küçük bir şehir olan İzmir'e taşındım ve bu çoğu kişiye anlamsız bir hareket gibi göründü. Ama bir üstünlük yanılsaması ile belirli yaşama ve yapma biçimlerini yeniden yarattığım durumlardan çıkma eğilimi fark ediyorum kendimde. 'Merkezlerden' gerçekten bıktım; oradaki insanların her şeyin merkezinde, 'asıl olayın' gerçekleştiği yerde olduklarını düşündükleri, diğer yerleri çeper olarak gördükleri yerlerden. Bu yüzden, insanların 'çeper' dedikleri yerleri keşfetmekle daha çok ilgileniyorum ve Avrupa'da ya da İstanbul'da olup bitenlerle daha az ilgileniyorum. Ve bu yerlerin ekonomik ve entelektüel hakimiyetine meydan okuyacak modelleri keşfetmekle ilgileniyorum. Hem sanatsal ve  hem de küratöryel çalışmalarımda. Çalışmalarım gitgide daha çok bu süreçle ilgili; sahnede ne yapacağım, hangi sahnede yapacağım, ne zaman ve kiminle yapacağımda daha belirleyici. Belki de bu, konumlardan ziyade bakış açılarıyla ilgilidir.
Bu süre zarfında iş açısından nasılsın? İşlerin pandemiden sanatsal ve finansal olarak nasıl etkileniyor?


Enkidu Khaled 1 Haz 2020 16:29
Arkadaşım, yeni çalışma ortamları keşfetme cesaretine hayranım. Buradaki sistem çok farklı olduğundan bu benim için çok zor. Yeni ortamlar keşfetmek benim için tiyatrodan başka bir sanat mecrasına geçmek demek. Bunu bir noktada mutlaka yapacağım.
Birkaç ay önce bir makale yazdım sana göndereyim, burada uğraştığımız şeyler hakkında genel bir fikir verebilir: https://www.rektoverso.be/artikel/dear-art-sector
Şimdiye kadar bir şekilde sanatsal çalışmalar devam ediyor, şu anda Brüksel'de yaşayan kardeşimle Irak'taki devrimle ilgili çektiği filmin kurgusu üzerinde çalışıyorum. Ayrıca bir arkadaşımla master mezuniyet projesini bitirmek için çalışıyorum. Eğer tiyatro bu yılın sonunda devam edebilirse diye bir yandan da yeni tiyatro projem üzerinde çalışıyorum.
Finansal olarak etkilendik çünkü ben ve kız arkadaşım serbest çalışıyoruz. Gelirimin çoğunu elde ettiğim eğitmenlik işlerim iptal oldu, kız arkadaşımınkiler de öyle. Ama burada sistem kira ve sağlık sigortasını karşılıyor. Sonuçta, en azından Eylül ayında işe dönebilirsek, o kadar kötü olmayacak.
Özellikle Lübnan veya Irak gibi yerlerde durumun felaket olduğunu arkadaşlarımdan biliyorum. Sen hayatını nasıl sürdürüyorsun?


Fatih Gençkal 3 Haz 2020 12:05
New York'ta yaşayan ve ara sıra İstanbul'da proje yapan Türkiyeli bir arkadaşım var. Tüm önermesi sanatın 'gereksiz bir eylem' olduğu ve insanların ondan hayatını kazanmayı beklemelerinin onun doğasına aykırı olduğu üzerine. Paradoksal olarak yaşam için olmazsa olmaz bir eylem çünkü 'gereksiz'. Onun için gerçek sanat beklenen bir kazanca bağlı olunmadığında ortaya çıkabilir. Aksi takdirde bu eğlence endüstrisidir, iştir ve faydacı/çıkarcı kural ve değerlere tabidir, başka bir şeydir. Türkiye'deki gösteri sanatlarının mevcut durumu hakkında bir makale yazdım geçenlerde, sonra onunla bir tartışmaya girdim. Burada muğlak bir şekilde ana hatlarını çizdiğim argümanı benim için pek çok boşluğa sahip olsa da salgın sürecinin sanatın son derece güvencesiz halini ortaya çıkarmasıyla bana şu soruyu sordurdu: Yaptığımız şeyi gereksiz olarak tanımlamak isyankar bir eylem olabilir mi? Kendimizi sistemin kendi oluşturduğu standartlara göre tanımlamayı reddederek mevcut sistemi ve değerlerini hackleyebilir miyiz? Ki bu standartlar bize sürekli işimizin neden önemli olduğunu, ne işe yaradığını vb. soruyor. Yazdığın metin bendeki bu duyguyu yoğunlaştırdı. Çeşitlilik Fonuna duyulan ihtiyacı haklı çıkaracak kişi neden sen olmak zorundasın? Sanatın bir değeri olması için neden 'bir şeyler' yapması gerekiyor? Bu mantığı kabul edersek, bu toplumun normları ve değerleri için görünür bir şey yapmayan sanatın değeri kalmaz. Oysa sanat tüm değerlere meydan okuyabilmeli.
Neyse, bunlar hepimizin biraz paniklediğini ve yaptığımız işi sürdürmenin yollarını aradığını görürken sorduğum sorular. Sen ne düşünüyorsun?


Messenger’da devam eden konuşma:

Fatih Gençkal 27 Haz 2020 13:41
Merhaba canım nasılsın? Bir süredir senden haber almadım. Her şey yolunda mı? Konuşmamıza devam etmek/onu bitirmek ister misin?

Enkidu Khaled 27 Haz 2020 22:23
Sevgili Fatih, kusura bakma sessizliğe gömüldüm. Ben sadece bir şeye konsantre olabilen biriyim, özellikle ot içme alışkanlığımla🙃 Hayat bir balon gibi oluyor ve bir çok şeyin arasına salınıyorum, ufuktaki şeyleri görünür tutmaya çalışarak. Ancak sürenin açık ya da belirli olmasına göre konuşmamıza geri döneceğim.
Ayrıca disleksik biriyim ve bu benim için Arapça yazmayı bile çok zorlaştırıyor. Ancak devam etmenin ilginç olduğunu düşünüyorsan, farklı bir yol veya format düşünebilir miyiz?

Fatih Gençkal 28 Haz 2020 19:11
Anlıyorum canım. Nasıl devam etmek istersin? İstersen son emailimi tekrar okuyabilir ve ona yanıt vermek isteyip istemediğine bakabilirsin. Veya yeni formatta başka bir email gönderebilirsin.

Enkidu Khaled 7 Tem 2020 13:52
Sevgili Fatih, nasılsın? Açıkçası yazmaya devam edemiyorum çünkü yazmak benim için hayattaki bazı diğer şeyler gibi zor bir iş. İstersen 10 günde bir zoom toplantısı yapalım ve onları kaydedelim, ne dersin? Bunu malzeme olarak kullanabiliriz. Bundan bir metin yazabilirsin, onu tiyatro projesinde kullanabilirsin ya da uygun gördüğümüz başka bir şey. Lütfen bunu bir düşün ve bana bildir. İlham verici bir gün diliyorum.


Fatih Gençkal 20 Tem 2020 21:05
Enkidu, arkadaşım, bu mesajını şimdi görüyorum, kusura bakma. Teklifin için teşekkürler. Elbette bunu başka bir egzersiz olarak yapabiliriz. Benim için bu röportajların ilginç yanı, birbirimize mektup yazmak gibi olması. Birbirimizle konuşmaktansa özellikle bu şekilde bir yazışma peşindeyim. Başladığımız bu alıştırmayı ya da oyunu bitirmek için şöyle bir şey öneriyorum: Dikte yapmak senin için daha kolay olur mu? Bu şekilde, sadece bilgisayara konuşursun, o da dediklerini yazıya döker. Daha kolay başka bir yol da bana ses kaydı göndermek olabilir. Veya istersen video bile olur. Burada tutmak istediğim şey, senin bir metin/öneri/sanat eseri vb. ile gelmen ve benim buna bir cevap vermem, sonra senin bana vs. Mantıklı geliyor mu? Bu senin için uygun olur mu? İstersen zoom’da da tartışabiliriz bunu. Bana haber verirsin canım, 
Sevgiler

Enkidu Khaled 3 Ağu 2020 17:53
Sevgili Fatih, iletişim kuramadığım için üzgünüm. Hiçbir şeyin anlamı olmadığını düşündüğüm karanlık bir ruh halindeyim. Özellikle benim fikrimin, hala bir "fikrim" olup olmadığından da emin değilim. Kelimenin tam anlamıyla kendimden kaçmaya çalışıyorum. Bu nedenle devam etmem mümkün olmayacak. Kafamın arkasında bir yerlerde bunun bir tiyatro projesine başlamadan önce başıma hep geldiğini biliyorum. Bu yüzden sevgili arkadaşım senden tekrar özür diliyor ve geleceğin iyi şeyler getirmesini diliyorum. Sevgiler,

Fatih Gençkal 6 Aug 2020 14:01
Canım sorun değil. Anlıyorum. Benim için bu konuşmalar bir tür performans. Ne zaman ve nasıl yazdığın veya yazmadığın, ne yazdığın kadar değerli. Bu bir iletişim girişiminin günlüğü ve benim için her şey kabul edilebilir. Yayınlamadan önce onaylaman için sana sohbetimizin metnini göndereceğim. 

Enkidu Khaled 6 Aug 2020 23:27
Sevgili dostum anlaşıyın için teşekkürler.



Email üzerinden devam eden yazışma:

Enkidu Khaled 15 Ağu 2020 18:49
Sevgili Fatih,
Umarım sağlıklı ve iyisindir.
Uzun sessizliğim için özür dilerim. Emailinin cevabını aşağıda bulabilirsin.
Sevgiler,

Hayatımdaki karanlık dönemden sonra sana dönüyorum. Siyah en sevdiğim renk :) Yeni bir proje için çalışmaya başlamadan önce hep başıma geliyor bu, metaforik bir hamilelik gibi, önce yeni bir proje yapmanın haberiyle mutlu hissediyorsun, sonra o yeni doğan şeylerin ağırlığı ve mücadelesini hissediyorsun ve yapmak istediğin ilk şey, gerçeği kabul etmeden önce ortadan kaybolmak oluyor. Tuhaf şekilde, karanlık dönemi sevmeye başladım, onu bir kaybolma eğitimi olarak görüyorum. Tüm bu sorulardan kaçıyorsun.
Sana şunu sorayım sevgili Fatih: film endüstrisi, işin ticari kısmı olmadan nasıl var olabilir?
Yaptığımız şeyi gereksiz olarak tanımlamak isyankar bir davranış olabilir mi?
Bence hem evet hem hayır. Bu her sanatçının kendisi için karar vereceği bir şey.  Ben şahsen isyankar bir sanatçıyı tercih ederim ama öyle olmayan pek çok sanatçı da var.
Sanatın önemi ya da gücü? Bir insan neden sanatçı olur? Neden sanatçı oldum? Bu soruları düşündüğümde aklıma üç anlam ya da üç kelime içeren bir üçgen geliyor:

SANAT, YAŞAM & YALANLAR

Yaşam sanatı
Bertolt Brecht bir keresinde "En iyi sanat yaşam sanatıdır" demişti.

Ben de sanatım nerede bitiyor ve hayatım nerede başlıyor diye merak ediyordum.

En nihayetinde, Brecht'in söylediği gibi, ikisi örtüşüyor, hatta belki aynı oluyor. Ama bu, benim için bir soru. Mesela kaybolma durumu, hem işimde hem de hayatımda gerçekleşen bir şey. Yani hem sanat hem de hayat geçici.
Tiyatro, icracı-seyirci düalizmi üzerine kurulu. Bunlardan birini değiştirirsen doğal olarak diğeri de değişiyor.

Performans, paylaşıldığı anda gerçekleşir. Bu süre bittiğinde performans kaybolur. Aynı çalışmayı farklı izleyicilerle tekrar edersen, yeni kurulan düalizmlerden gelen farklı bir varoluşa sahip olacaktır. Eserin yeni durumu bir öncekiyle benzerlik gösterebilir veya göstermeyebilir. Örneğin, birbirini seven iki kız hakkında bir tiyatro oyunu Amsterdam'da oynandığında büyük olasılıkla bir aşk hikayesi olarak algılanacaktır. Aynı oyunu Bağdat'ta gösterirseniz, günah ve suçla ilgili olacaktır. Bu durumda, aynı performansın doğası tamamen farklı olur. Bunun gösterdiği şey, performansın tek bir doğasının olmadığı, farklı bağlamlarda nasıl algılandığına göre değiştiği. Bir şeyin anlamı varoluşunun içinde saklıdır, ve bir şeyin anlamı değişirse, varoluşunun doğası da değişir.
Dolayısıyla tiyatronun doğası tek bir şey değil, çeşitlidir ve sabit olmaktan ziyade hareket halindedir. Ve dalgalanma ve hareketliliğin sadece görünmeyle (genellikle bunu izleme ve görünürlük yeri olan tiyatroya atfederiz) değil, aynı zamanda kayboluşla da ilgisi vardır, ki kayboluş, görünme durumunun zıt koşuludur. Bir şeyin görünmesi için başka bir şeyin kaybolması gerekir.

Kaybolmayı, görünmenin ve görünürlüğün diğer tarafı olmaktan öte kendi başına bir değer olarak değerlendirme fikri ilgimi çekiyor.

Yukarıda söylemek istediğim şey, performans sanatında kaybolmanın geçiciliği nedeniyle temel bir değer olduğu. Ancak performanstaki kaybolma aynı zamanda icracı ve performans arasındaki ilişkiyle de ilgilidir: Çalışma, sanatçının kendisiyle bir arada var olur. Biri diğerini besler. Birlikte gelişirler, ancak yeni bir proje başladığında sona eren sürekli bir düşünme alanı oluştururlar.

Bir sanatçı olarak yapmanız gereken sadece sanat değil, ortadan kaybolabilmeniz de gerekiyor. Bir tiyatrocu olarak yaptığım işin kaybolması gerek ve onunla birlikte ben de kaybolmak zorunda kalacağım. Bu bağlamda eser sahipliği, çalıştığım mecrayla pek uyumlu bir terim değil. Eser sahipliği her zaman geçici olacaktır, sadece geçici bir an eser sahibi olunabilir. Ayrıca tiyatronun özünde bir anlam olmadığı için, seyirci de bu geçici sahipliğin bir parçasıdır. Seyirci, sahnede olanları yorumlayarak her zaman benimle birlikte performansı veya tiyatroyu bir sanatçı olarak 'yazar'.

Tiyatro ve ortadan kaybolmayı bu şekilde ele alırsak, bazı olasılıklar kazanırız: başarısız olma olasılığı, deney için bir alan, yapma cesareti; çünkü sonuç bir felaket olsa bile felaket kaybolacak ve işin değeri, kaybolsa da olmasa da baki olacak. Kaybolan bir işin değeri nesnede değil onun belleğindedir. Bence tiyatroda kaybolmanın güzelliği hayat için de anlamlı. Bu, hayatın da kısa bir versiyonunu sunuyor: bir başlangıç, gelişme ve son. Sonunda hepimiz kaybolacağız. Ancak bu sayfalardan kaybolmadan önce, bir soru daha ortaya atmak istiyorum: Her zaman kayboluyorsa performans sanatının etkisi nedir? Sanat gerçekten bir şeyler yapabilir mi?


Çekiç
Bertolt Brecht bir keresinde şöyle demişti: "Sanat, gerçekliğe tutulan bir ayna değil, onu şekillendirecek bir çekiçtir." Bu, sanatçının toplumdaki rolü hakkındaki sorumla bağlantılı mı? Benim anlayışıma göre sanat toplumu yansıtan bir ayna değildir, çünkü sanat yansıtmaktan çok eylemde bulunmalı. Demek istediğim, sanatçı toplumdaki bir sorunu sanat eserine çevirmekle yetinmemeli. Sadece aynalamanın kimseye bir faydası yok, bir vizyonun ise var. Charlie Chaplin’in "diktatörü" benim için bir vizyon sunan bir sanat eseri. Nazi rejiminin sonunu, o sona ermeden bize sunuyor. Bir çözüm olasılığı önermek, zaten bildiğimiz bir sorunu paylaşmaktan daha iyi.

Çekiç farklı izleyicilerle nasıl değişiyor? Bence çekiç değişmemeli. Taşradaki bir performans için şehirdekinden farklı bir çekiç olmamalı. Bana göre sanat katmanlı olmalı. Felsefi, politik, eleştirel veya komik birçok farklı katman üzerinden okunabilmeli. Dolayısıyla çekiç aynı olmalı ama her insana farklı şekilde vurmalı.

Soru şu: sanat çekici mi insanları sokağa çıkarıyor yoksa insanlar zaten sokağa çıkmaya istekli mi. Muhtemelen insanlar işi görmeden önce buna hazırlar. Tiyatro, herkesin bir odada bir arada olması, sadece son itki.

Tiyatronun sizi temelden değiştirebileceğine inanmıyorum. Bir tiyatro eserinden çok daha karmaşıksınız. Siz, bir milyon tiyatro eserisiniz. Belki daha fazla düşünmek için bir kapı açabilir. Ancak, bir yaratıcı olarak tiyatro yapma sürecinin sizi değiştirebileceğini düşünüyorum. Çünkü bu, sonunda hayatınız haline gelen bir günlük hayat süreci. Her şeyi etkiliyor. Düşüncenizi ve duygularınızı işgal ediyor, gizli bir aşk gibi. Bir şekilde, size gerçekliği gösteren tek mercek haline geliyor. Tiyatrodaki sürecin zaman kavramıyla özel bir ilişkisi var: Mesela, genellikle çalışma saatleriniz sabit olmaz. Ama  zamanla farklı şekilde ilişki kurarsınız. Tiyatroda bir gelecek varsayımı ile çalışırız. Bir tiyatro eseri üzerine çalışırken, işin sadece seyirci yerini aldığında tamamlanacak olmasından kaçamazsınız ve bu şimdi değil daha sonra olacaktır. Bir tiyatro eseri yaparken çoğunlukla hafızanızı ve deneyiminizi kullanırsınız. Bu deneyim geçmişinizin bir parçasıdır çünkü onu zaten bilirsiniz. Tiyatroda geleceği ve geçmişi inşa edersiniz. Geçmiş ve gelecekle uğraşmanın karmaşıklığı karşısında başarısızlığı çalışma sürecinin bir parçası olarak kabul edersiniz. Başarısızlık veya başarısız olma riski işin bir parçasıdır. Sürekli ip üstünde denge kuruyoruz. Bunun için kişinin tüm duyuları harekete geçirmesi gerekiyor. Tiyatro süreçlerinin heyecanı budur. Tiyatroda hesap-kitap ön planda değil. Bir film yapma sürecinde teknik bir mekanizma vardır, her şey ölçülür ve içinde matematik vardır. Tiyatro yapma sürecinde mantık ortadan kaldırılabilir. Bu süreçte mantıksız olabiliriz.

Hikaye anlatıcılığı ve zamanda yolculuk
Sanat çekicim son zamanlarda hikaye anlatıcılığı şeklini aldı. Bu, sanat ve yaşamın kaynaşmasıyla da ilgili. John Berger, soyut işlerde bile hikaye anlatımının olduğunu savunuyor. Her sanat eserinde bir hikaye var. Bir resmi izlediğimde, resmin geliştiği süreci izliyorum. Tabloda sanatçının hikayesini görüyorum, resimde hareket görüyorum.
Peki ama neden hikayeler anlatmamız gerekiyor? Neden hikaye anlatma sanatını kullanıyorum? Hikayenin gücü nedir? Brecht'in bahsettiği çekici şekillendirmek için hikaye anlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Belki onun yaşadığı zamanda çekicin neye benzemesi gerektiği ve neye karşı ve ne için kullanılacağı çok açıktı. Brecht, "bilim çağı" dediği bir zamanda yaşadı ve hayatında ikinci dünya savaşına ve ardından soğuk savaşa tanık oldu. Ve belki bugün, biz bilimin farklı bir konumda olduğu bir çağda, tarihin ölümü denen şeyden sonraki çağda, geçmişin çatışmaları peşimizi bırakmazken, geleceğimizi şekillendirmek için nasıl bir çekice ihtiyaç duyduğumuzu bilemiyoruz. Belki de mesele çekicin temsil edeceği konudan ziyade çekicin rolü, hikaye anlatmanın rolü. Öyleyse hikaye anlatıcılığı toplumu şekillendirecek bir çekiç nasıl olabilir?

John Berger'e katılıyorum: 'Bir hikayeyi iyi yapan, onun anlatılış biçimidir. Hikayenin kendisi değil, onu anlatmanın yolu güçlü olabilir. Bunda sihirli bir şey var.' Sihir, aynı anda iki gerçekliğe sahip olmakta yatıyor. Tiyatroda oturup bir performans izlediğiniz gerçeklik ve anlatılan hikayenin gerçekliğini. Bir hikaye anlatarak bir boyut açıyorsunuz. Burada ve orada aynı anda yaşanan deneyim. Aynı anda yaşanan iki gerçeklik.

Hikayenin içeriği, anlatım tarzının yanında ikincil hale gelir. Siz otururken hayal gücünüzün başka bir yere gitmesine izin verirsiniz. Bu bir yaratım aracıdır. İnsanların bu yaratım aracını deneyimlemelerine izin veriyorsunuz. Zaman yolculuğu. Zihnin gücüne bir örnek. Aynı anda iki gerçekliğin oluşturulması. Zihnin ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor. Bu araçlara sahipseniz, bir şeyleri farklı şekillerde hayal edebilirsiniz. Farklı bir yaşam tarzı hayal etmek. Örneğin bir bilim insanı olarak hayal gücümün genişlemesine ihtiyacım var. Sanat, bu yolculuğu zamanda ve mekanda deneyimlemenin bir yoludur. Belki de sanatın bilime ilham vermesinin nedeni budur. Zihnimiz seyahat edebilir, farklı bir yaşam hayal edebilir. Brecht'in tarif ettiği çekicin gücü belki de budur.

En iyi hikaye anlatımı, size bu iki gerçekliği bir arada verendir. Bunu rüya görmekten farklı kılan nedir? Orada da seyahat edersiniz. Belki de gündüz düşü kurma araçları sanattan geliyordur? Belki de ilk mağara resmi, zihnin dalıp gittiği hayallerin bir ürünüydü. Hikaye anlatımında işi sizin için ben yapıyorum, sizi benimle seyahat etmeye davet ediyorum. Ne kadar uzağa gittiğiniz ya da ne kadar yoğun seyahat ettiğiniz, zihninizde ne sıklıkta seyahat ettiğinizle ilişkili olabilir. Zihnimizle seyahat etme kapasitemizi ne kadar geliştirebileceğimiz sorusu üzerine düşünüyorum.

Belki sanatçılar olarak toplumu şekillendirecek çekici icat etmemiz gerekiyor. Belki de toplumu biz olmazsak dünyanın batacağına ikna etmemiz gerekiyor. Bir sanatçı olarak benim buna inanmam lazım. Mesela, "Aya yolculuk" filmi olmasaydı, aya asla gidemezdik. Darwin zamanda yolculuk etme kabiliyetine sahip olmasaydı, evrim teorisini kavramsallaştıramazdı.

Gezegenler, yıldızlar ve galaksiler dahil olmak üzere, kütlesi olan her şeyin birbirine doğru getirildiği (ya da çekildiği) doğa olayına yerçekimi denir.

Sanatı yerçekimi tanımıyla görmeden anlamanın yolu yok gibi görünüyor.

Nesneler, insanlar, tasarım ve yapı dahil olmak üzere şeylerin birbirine doğru getirildiği (ya da çekildiği) doğa olayına sanat denir.

Şimdi Brecht'in cümlesini kendi anlayışıma göre yeniden yazarsam, şöyle olacak: “Sanat, gerçeğe tutulan bir ayna değil, onu tutan yerçekimidir”. Sanatı yerçekimi olarak görmek düşüncemi özgürleştiriyor ve onu ilk baştan bugüne daha iyi anlamamı sağlıyor. Aynı zamanda, insanlar olarak sanatın neden artık önemli olmadığını düşündüğümüzü de anlamamı sağlıyor. Ağaçtan bir elma düştüğünde yerçekimini düşünmeyiz, sadece ağaçtan düşen elmaya odaklanırız. Aynı şey sanat için de geçerli. Yerçekimi, evreni bir araya getiren kuvvettir. Yerçekimi gibi sanat da her yerde ama biz onu her zaman fark etmiyoruz. Bir sanatçı olarak benim için sanat olmazsa toplumun dağılacağına inanmak romantik bir düşünce. Yerçekimini anlamaya çalışarak evreni anlamaya çalışmak gibi, toplumu anlamaya çalışırken de onu bir araya getiren şeyin ne olduğunu görmeye çalışamamız gerek: hayal etme, kavramsallaştırma sanatı.

Seyirci
Daha önce de dediğim gibi seyirciden bahsetmeden tiyatrodan söz edilemez. Seyirci, her tiyatro çalışmasının ortak yazarı. Seyirci olmadan bir tiyatro eseri olamaz. Sanatın varlığının temelidir bu. Peki tiyatro izleyicisini başka bir sanat türünün izleyicisinden farklı kılan nedir? Tiyatrodaki seyirci, eserin yerçekimine etki edebilir. Çalışmayı birçok farklı yöne çekebilir. Seyirci, eserin en son işbirlikçisidir.

Yaygın bir hata, izleyiciyi tek bir şey olarak algılamamız ve bu şeyin ne olduğunu asla tam olarak anlayamayacağımızı düşünmemizdir. "Seyirci" kelimesinin etrafında bir gizem var ve onu çevreleyen bu gizem kafa karışıklığı yaratıyor. Bu kafa karışıklığını giderebilecek anahtarlardan biri, izleyicinin net bir portresini çizmektir. Bu şekilde kişi onları oldukları gibi, farklı insanlar olarak görebilir. Onları görüp onlara en iyi arkadaşınız gibi davranabilirsiniz. Arkadaşlığın getirdiği tüm sorumlulukları işi paylaşma sürecinde alıyorsunuz. Konukseverlik ve dürüstlük gibi sorumluluklar.

Genellikle sanatçı ile izleyici arasında bir hiyerarşi vardır. Sanatçı, sahnede olarak, parlıyor. Ancak sanatçı, izleyicinin bir işbirlikçi ve en iyi arkadaş olduğunu kabul etmeli ve bununla birlikte kendisinin eşiti olduğunu. Sadece sizin için değil, parçası oldukları süreç için geliyorlar. Sanatçı ile aynı şüpheleri ve soruları var. Yazarlık anlamında eşitlikten değil, paylaşılan zamanın eşitliğinden bahsediyorum. Tiyatroya geldiği için seyirciye saygı duymalıyız.

Şimdi ben neden sanatçı oldum? Neden sanatçı olduğumu biliyorum ... çünkü yalancıyım.

Yalancı: Evet, her zaman iyi bir yalancıydım. Erken yaşlarda kendimi korumak için yalan söylemeye başladım. Hani ebeveynlerin öğrenirse olumsuz sonuçları olacak bir şey yaptığında, kendini korumak için iyi bir yalan uydurursun. Daha sonra aynı stratejiyi ev dışında, sokakta kullanmaya başladım ve kısa süre sonra kendimi korumaktan fazlasını yapabileceğimi fark ettim. Yalan söylemek aslında kelimenin duygularıyla oynamaktır. Tiyatroya hapsolmadan önceki son yalanımı hala hatırlıyorum. Her şey mahallemin girişinde bulunan ABD askeri üssünde işe başladığımda başladı. İş, temizlememi istedikleri her şeyi temizlemekti. Her hafta sadece Pazar günleri gidiyordum. Bazen banyoları, bahçeyi ya da önceki geceki partiden arta kalanları temizleliyordum. Orada çalışan tek kişi ben değildim ama mahallemden gelen tek kişi bendim çünkü eğer insanlar Amerikalı'nın pisliğini temizlediğini bilselerdi bu ailen için utanç verici bir durum olurdu. Bu yüzden de çalışanlar hep Bağdat'ın diğer semtlerinden gelenlerdi. O Pazar günlerinden birini hatırlıyorum, Amerikan işgalinden önce Irak ordusuna ait eski bir silah deposunu temizlememizi istediler. Görev çok basitti: Silahları ayırıp tahta kutulara koy. Her kutuda tek bir tip silah olmalı: el bombası kutuları veya RPG 7 kutuları gibi. 10-15 yaşları arasında yirmi kişiydik. Ben 14 yaşındaydım ve bu Pazar gününe şu açıklama ile başlamıştık: "Burada yalnız çalışacaksınız. Elinizden bir şey düşürürseniz, hepiniz ölürsünüz. Günün sonunda, eğer hala hayattaysanız, sizi almaya geleceğiz.“ Çöpte diğer tüm işçilerin cesetlerini çürümüş halde bulmalarının nedeni o gün değildi. O gün hayatta kaldık.

Neyse, insanlar neden her pazar askeri üsse gittiğimi sormaya başladığında yalanımı uydurdum: Onlara Amerikalıların özel bir projesi olduğunu söyledim. Bir yıl içinde bütün Irak'taki kültürel olarak en gelişmiş mahalleyi seçecekler ve kazanan mahalleyi Amerikan toprağı ilan edecekler ve o mahallenin tüm vatandaşları Amerikan pasaportuna sahip olacak. Benden mahallede gerçekleşen etkinliklerin haftalık bir raporunu vermemi istediler.

Tabii ki bana inandılar, tıpkı senin gibi. Sana sanatın yerçekimi gibi olduğunu söyledim ve sen bana inandın. Ya da varoluşun ne anlama geldiğini biliyormuşum gibi açıkladım. Ve bunun ilk ve son sorumuz olduğunu unuttun: Varoluşun anlamı.

Hikayenin geri kalanını duymak istediğini biliyorum ama bu çok zaman alır. Burada söylemek istediğim şey, yalanların tiyatrodan önce daha etkili olduğu. Gerçeği değiştiriyorlardı ve onlardan doğrudan yararlanabilirim.

Tamam, kabul ediyorum, tiyatronun yalan söyleme becerilerimi geliştireceğini düşünmek safdillikti. Ama olan şu ki, tiyatroda yalan söylüyorsunuz ve o yalan tek gerçeğiniz olana kadar kendinize tekrar tekrar inanıyorsunuz. Yalanlarım gerçek hayatta etkin şekilde işlediğinde elde edebileceğim gücü bir hayal edin, tiyatro bu gücü emmeden önce..

"Haftada üç kez sanat gösterisi izlemenin cinsel performansınızı ve çekiciliğinizi artıracağı bilimsel olarak kanıtlanmıştır."

Bunun gibi küçük yalanlar sanatçıya, izleyiciye ve herkese fayda sağlayabilir.

Sanatçılar olarak postmodern yalanlar icat etmemiz gerektiğine inanıyorum. Eski yalanlarımız ifşa oldu ve ‘Sanat toplumun yerçekimidir’ gibi romantik yalanların kimseye faydası yok. Bize fayda sağlayacak yalanlara ihtiyacımız var.
Sohbetler A Corner in the World tarafından, İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu desteğiyle gerçekleştirilmiştir.
2020